Resmi adı Devlet-i Aliyye veya Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye olan fakat halk tarafından Osmanlı İmparatorluğu olarak kullanılan ve hanedanın adı ile anılan devlet yaklaşık 600 yıl üç kıtada hüküm sürerek tarihte çok önemli bir yer teşkil etmiştir.
Bir beylik olarak ortaya çıkan Hanedan, İstanbul’un fethi ile çok kültürlü bir imparatorluk için ilk adımı atarak III. Roma olarak geçmişin mirasını sırtladı, arkasından da aradan 60 yıl geçmeden hilafeti de İstanbul’a getirerek Kayser-i Rûm ünvanına Halife ünvanını da ekleyerek karmaşık bir sosyoloyi ve devlet yapısını kurguladı ve asırlarca başarı ile yürüttü
Patrimonyal yani tüm madddi (miri arazi, Kul sistemi vs) ve manevi (hilafet, saltanat vb) değerlerin yöneten aileye ait olduğu ve bu erkin Hanedan içinde el değiştirdiği sistemi benimseyen Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye, egemenlik alanı genişledikçe, Roma’dan gelen geleneğin üzerine inşa ve tadil edilen kusursuz bir sistem ile bürokratik yapısını kurmuş ve geliştirmiştir.
Mevcut yapıya ilişkin bir çok sınıflandırma ortaya konulsa da iki tanesi ön plana çıkmıştır. Birincisinde yönetim biraz daha ayrıntılı olarak dört sınıfta “Feyfiye, İlmiye, Kalemiye ve Mülkiye” gruplanırken, diğerinde daha temel bir sınıflandırma yapılarak yönetim Askeriye ve İlmiye diye iki sınıfa ayrılmıştır
Biz ikinci sınıflandırmayı esas alırsak Askeriye tüm halka açıkken ve eşitlik ilkesine göre atamalar yapılırken, ilmiye sınıfı sadece Müslüman Tebaa’dan atanmakta ve görevde yükselme de liyakat ilkesi esaslarında yapılmaktaydı.
İlmiye sınıfı Selçuklu’nun inşa ettiği Medrese eğitimi üzerine kurgulanırken 18. yy sonrası medreseler Umumi ve ihtisas medreseleri olmak üzere iki kategoride sınıflandırılmıştır. Birinci sınıf medreselerde pozitif bilimler de okutularak kadı, müderris ve müftü gibi kamu bürokrasisinde görev alacak insanlar yetiştirilmeye çalışılmış, ikinci kategorideki medreselerde ise İslam Dini temelli eğitim verilmesi maksatlı olarak birbirinden bağımsız müfredatlar oluşturulmuştur.
Medreseden mezun olanlara “icazetname” denilen diploması verilir ve mezun da bu diploma ile Kazaskere başvurarak “müderris (medrese eğitmeni)” veya “kadı (hakim ile belediye başkanı görevlerini yürüten kişi)” olmak istediğini beyan eder ve görev beklerdi. Özellikle ciddi sınavlar ve görevdeyken mülki amirlerce verilen görüşler çerçevesinde değerlendirilen adaylar ve görevdekilerin yükselmek için görevde başarı göstermeleri ana kriterdi.
Özellikle mülki yönetimin ana omurgasını oluşturan bu ilmiye sınıfı 15.yy’da çok iyi niyetle başlatılan bir uygulama ile sekteye uğramaya başlamış ve devlet sisteminin temellerine dinamit koyulmuştur. “Beşik Ulemalığı” adı verilen bu sistemde; Fatih Kanunnamesi ile birlikte babaları ulemadan olan çocuklara doğumundan itibaren bazı ayrıcalıklar ve haklar verilmeye başlanmıştır. Bu ayrıcalıklardan birisi ise çocukların henüz yaşı veya yeterliliğine bakılmaksızın sadece akrabalık ilişkilerine dayalı olarak müderrislik yolunun açılmasıdır.
Babası büyük bir müderris olan çocuğun, aileden gelen eğitim ve gelenekler ile büyük bir müderris olacağı kabulü ile çıkartılan Kanunname, sonradan esnetilerek devlet bürokrasinin yetkinliğe bakılmaksızın aile bireylerinin ricası ile atanan yetersiz kişiler ile dolmasına sebep olmuştur.
Tam da bu konuya girmişken bir ifadeden bahsetmeden geçemeyeceğim NEPOTİZM. Nepotizm, dilimizde “yeğen” anlamına gelen Latince “nepos” kelimesinden türemiş bir ifadedir. Tarihsel süreçte ise ilk defa İtalya’da aile fertleri için çıkar sağlayan Papaları tanımlayamaya yönelik olarak kullanılan “nepotizmo” kelimesi ile tarih sahnesine çıkmış ve günümüze kadar gelmiştir.
İşte Beşik Ulemalığı da, nepotizmin en güzel örneği olarak Devlet-i Aliyye’de baş göstemiş ve kurgulanan devlet sisteminin temellerini dinamitleyen bir karar olarak, devlet yönetiminde zamanla genişlemiştir.
Yeğen kelimesine karşılık gelen bu ifade ne ironiktir ki Beşik Ulemalığı ile birleşince, günümüz örnekleri ile tekrar gündeme taşındı. Devlet kadrolarında yeterli tecrübeye erişmemiş kişilerin sadece “YEĞEN” olmaları vasfı ile bürokraside basamakları koşar adım çıkması akıllara BEŞİK ULEMALIĞI Kararnamesini getirdi.
Bir de yeğen demişken aklıma rahmetli Tuncay Kurtiz’in Ezel dizisinde canlandırdığı Ramiz Dayı karakteri geldi.

Ne diyordu Ramiz Dayı bir sahnede;
- Sadakat ne menem bir şeydir, isteyen hepsini ister. Sevdiğine sadık kalan adam kendinden vazgeçebilen adamdır.
O zaman sadakatin sevdiğine değil de sadece Devlete karşı filizlendiğini, Beşik Ulemalığı ve nepotizmin sadece bir kuruntu olduğunu düşünerek uyandığımız sabahlarda, kahvemizi keyifle yudumluyor olmak ümidiyle herkese güzel bir pazar günü diliyorum.
Kalın sağlıcakla






