2022’de kaleme aldığım demir-çelik analizinde sektörün temel dinamiklerini; entegre tesisler ile elektrik ark ocaklı üreticiler arasındaki farkları, yassı ve uzun çelik piyasalarının birbirinden ayrışan yapısını ve Türkiye’nin ihracat zorunluluğunu ele almıştım.
Aradan geçen yıllarda sektörün dengeleri önemli ölçüde değişti.
Bugün demir-çelik sektörüne baktığımızda artık yalnızca üretim maliyetlerini, kapasiteyi veya iç talebi konuşmak yeterli değil. Çin’in küresel çelik piyasasındaki ağırlığı, artan korumacı ticaret politikaları ve Avrupa Birliği’nin karbon düzenlemeleri sektörde oyunun kurallarını yeniden yazıyor.
Özellikle entegre tesisler ve yassı çelik üreticileri açısından eski avantajların önemli bir bölümü artık geçmişte kaldı.
Maliyet avantajının üzerine karbon maliyeti eklendi
Geçmişte cevherden üretim yapan entegre tesislerin önemli bir maliyet avantajı bulunuyordu. Türkiye’de özellikle Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları ve Kardemir gibi entegre üreticiler, üretim zincirinin önemli bölümünü kendi bünyelerinde gerçekleştirebildikleri için farklı bir konumdaydı.
Ancak bugün maliyet hesabına yeni ve oldukça önemli bir kalem girdi: karbon.
Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM/CBAM), özellikle yüksek emisyonlu üretim yapan tesisler açısından rekabet denkleminde yeni bir maliyet oluşturuyor.
Bu durum entegre tesisler açısından iki yönlü bir baskı yaratıyor.
Bir tarafta ihracatta karbon maliyetinin yaratacağı yük bulunuyor. Diğer tarafta ise üretimin daha düşük karbonlu hale getirilmesi için yapılması gereken milyarlarca liralık yatırımlar var.
Dolayısıyla geçmişte “cevherden üretim yapmanın maliyet avantajı” olarak gördüğümüz unsurun karşısına artık karbon maliyeti ve yeşil dönüşüm yatırımı çıkıyor.
Çelik sektöründe rekabet bundan sonra yalnızca “ton başına kaç dolara üretim yapıyorsun?” sorusuyla ölçülmeyecek.
“Ton başına ne kadar karbon salıyorsun?” sorusu da en az onun kadar önemli hale geliyor.
Yassı çelikte Çin faktörü
Sektörün bir diğer büyük problemi ise Çin.
Çin’in devasa üretim kapasitesi, küresel çelik piyasasının fiyat dengelerini doğrudan etkiliyor. Özellikle yassı çelik tarafında Çin kaynaklı düşük fiyatlı ürünlerin küresel piyasadaki baskısı, üreticilerin kârlılıklarını ciddi biçimde sınırlıyor.
Bir dönem yassı çelikte üretim kapasitesinin sınırlı olması Türkiye açısından önemli bir avantajdı.
İç pazarda arz açığı bulunuyordu.
Bu nedenle Erdemir gibi üreticilerin yassı çelik tarafında güçlü bir iç pazar avantajı vardı.
Bugün ise tablo değişti.
Yassı çelikte arz açığından arz fazlasına
Bence sektör açısından yaşanan en önemli dönüşüm tam olarak burada.
Yassı çelikte arz açığı, arz fazlasına dönüştü.
Geçmişte Türkiye’nin temel sorunlarından biri uzun çelikteki kapasite fazlasıydı. Elektrik ark ocaklı tesislerin ağırlıkta olduğu uzun çelik üretiminde iç tüketimin üzerinde kapasite bulunuyor ve sektör bu nedenle ihracata yönelmek zorunda kalıyordu.
Yassı çelikte ise durum tam tersiydi.
İç pazarda yeterli üretim olmadığı için ithalat önemli bir rol oynuyordu.
Yeni yatırımlar ve devreye giren kapasitelerle birlikte bu denklem değişmeye başladı.
Bugün Türkiye’nin yassı çelikte yalnızca ithalatı ikame etme meselesini değil, oluşan kapasiteyi nasıl değerlendireceğini de düşünmesi gerekiyor.
Çünkü kapasite üretildiği anda tek başına değer yaratmıyor.
Üretimin satılabilmesi gerekiyor.
İç piyasada yeterli talep yoksa alternatif pazar ihracat.
Fakat tam burada Çin karşımıza çıkıyor.
İhracat zorunluluğu var, ama eski kâr marjları yok
Türkiye’nin yassı çelikte artan kapasitesini değerlendirebilmesi için ihracat pazarlarına daha fazla yönelmesi gerekiyor.
Ancak küresel piyasada Çin’in fiyat baskısı devam ederken ihracatın eski dönemlerdeki kadar yüksek kâr marjları yaratmasını beklemek kolay değil.
Başka bir ifadeyle Türkiye bir paradoksla karşı karşıya.
Üretim kapasitemiz artıyor.
İç pazardaki arz açığı azalıyor, hatta bazı ürünlerde arz fazlası ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla ihracat ihtiyacımız artıyor.
Ama aynı anda küresel piyasalarda fiyat rekabeti sertleşiyor.
Bu nedenle kapasite artışı otomatik olarak kârlılık artışı anlamına gelmiyor.
Tam tersine, yanlış ürün karması veya yüksek maliyetli üretim yapısı, kapasite kullanımının artmasına rağmen şirketlerin marjlarının baskı altında kalmasına neden olabilir.
Gümrük duvarları geçici bir nefes olabilir
Dünyanın farklı bölgelerinde çelik sektörünü korumaya yönelik önlemlerin artması da tesadüf değil.
Anti-damping uygulamaları, kotalar, ek vergiler ve diğer ticaret politikaları Çin kaynaklı fiyat baskısına karşı yerli üreticileri korumayı amaçlıyor.
Bu önlemler kısa vadede üreticilere nefes aldırabilir.
Ancak uzun vadede sektörün temel sorununu ortadan kaldırmıyor.
Çünkü bir ülkenin gümrük duvarı diğer ülkenin üreticisini başka bir pazara yönlendirebiliyor.
Küresel çelik ticaretinde bir pazara getirilen kısıtlama, ürünün başka pazarlarda daha agresif fiyatlarla satılmasına neden olabiliyor.
Bu nedenle korumacılık, üreticiler için önemli bir savunma mekanizması olsa da tek başına sürdürülebilir rekabet avantajı yaratmıyor.
Yeni dönemin kazananı kim olacak?
Demir-çelik sektöründe önümüzdeki dönemde yalnızca kapasitesi yüksek şirketlerin değil, maliyeti düşük, karbon yoğunluğu daha düşük ve ürün gamı daha katma değerli olan şirketlerin avantajlı olacağını düşünüyorum.
Özellikle Avrupa pazarına ihracat yapan üreticiler için karbon emisyonlarının azaltılması artık bir sürdürülebilirlik projesi olmaktan çıktı.
Doğrudan rekabetçilik meselesine dönüştü.
Aynı şekilde yassı çelikte de yalnızca daha fazla üretim kapasitesine sahip olmak yeterli olmayacak.
Hangi ürünleri üretiyoruz?
Bu ürünleri hangi maliyetle üretiyoruz?
Ne kadarını iç pazarda satabiliyoruz?
Ne kadarını ihraç etmek zorundayız?
İhracat yaptığımız pazarlarda Çin ile fiyat rekabeti edebiliyor muyuz?
Ve belki de en önemlisi: Ürettiğimiz çeliğin karbon ayak izi ne kadar?
Bunlar önümüzdeki dönemde şirketlerin değerlemesini ve kârlılığını belirleyecek temel sorular olacak.
2022’den bugüne değişen denklem
2022’deki tabloya bugün yeniden baktığımızda, sektörün temel ayrımlarının hâlâ geçerli olduğunu görüyoruz.
Ancak bu ayrımların üzerine yeni katmanlar eklendi.
Eskiden uzun çelikte kapasite fazlası ve ihracat zorunluluğu konuşuluyordu.
Bugün yassı çelikte de benzer bir tartışma giderek daha fazla önem kazanıyor.
Eskiden entegre tesislerin cevherden üretim yapması önemli bir maliyet avantajıydı.
Bugün aynı üretim modeli yüksek karbon emisyonları nedeniyle yeni bir maliyet baskısıyla karşı karşıya.
Eskiden Çin’in üretim gücü küresel fiyatları etkileyen önemli bir faktördü.
Bugün ise Çin’in etkisine karşı dünyanın birçok yerinde gümrük duvarları yükseliyor.
Dolayısıyla Türk çelik sektörü için yeni dönem artık yalnızca “ne kadar üretiyoruz?” sorusuyla açıklanamaz.
Asıl soru şu:
Ne kadar verimli, ne kadar düşük karbonlu ve ne kadar rekabetçi üretebiliyoruz?
Çünkü önümüzdeki dönemde çeliğin fiyatı kadar, çeliğin nasıl üretildiği de satılabilirliğini belirleyecek.
Ve belki de sektörün en büyük dönüşümü tam olarak burada yaşanacak.
















