İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan çift kutuplu dünya düzeninin doğurduğu rekabetçi ortam 90’ların başına kadar birçok krizin yaşanmasına sebep oldu. Bu krizlerin en önemlileri sanırım Küba ve Vietnam’da meydan gelenlerdir.
1953’de Küba’da Fidel Castro liderliğinde Küba’da yakılan devrim ateşi, Castro yargılanırken söylediği “Tarih beni beraat ettirecektir” sözü ile tarihe geçecektir. 1956’da bu hareket Ernesto “Che” Guevara’nın da katılımıyla büyüyerek devam edecek ve üç yıl sonra 1 Ocak 1959’da Batista’nın ülkeden kaçması ile devrim amacına ulaşacaktır.
ABD’nin şeker ihtiyacını karşılayan ve aynı zamanda kumarhaneler cenneti olan Küba, ABD çıkarları doğrultusunda halkını sömüren Batista liderliğindeki oligarşik yapı tarafından yönetilirken, dünyada büyük ses getirecek ve dönemin diğer gücü olan SSCB ile siyasi anlamda ortak yönleri bulunan bir lider tarafında yakılan meşale ışığında bir halk devrimine sahne olmuştur.

Fidel Castro’nun yönetimi ele geçirmesi sonrası Batista döneminde zenginleşen oligarklar ile yabancı ülke mülkiyetindeki işletmeleri devletleştirmesi ve SSCB ile ticari iş birliği anlaşmaları imzalaması, kökü ABD iç savaşına kadar giden Monroe Doktrinine aykırılık teşkil etmesi sebebiyle ABD Küba’ya müdahale etmeye karar verir.

Batista hükümeti döneminde zenginleşen ve mülklerine el konulan Kübalılar ve bir grup paralı askerden bir silahlı grup kurularak, Mart 1960’dan itibaren CIA kontrolünde Küba’da karşı devrim yapmak üzere, Küba dışında eğitilmeye başlandılar.
15 Nisan 1961’de Küba Hükümetine ait Küba Hava Kuvvetleri armaları ile boyanmış ABD’ya ait Douglas B-26B bombardıman uçakları CIA koordinesinde Havana ve Santiago de Cuba havaalanlarına saldırdı. Saldırının istenen başarıya ulamamasının yanı sıra, saldıran uçakların Miami’den kalktığına dair fotoğrafların Birleşmiş Milletlere Küba tarafından beyan edilmesi de ABD için uluslararası bir soruna kapı açtı.
Daha çiçeği burnunda taze ABD Başkanı John F. Kennedy bu krizi kapatmakta zorlanacak ve müteakip hava saldırılarını iptal etmek zorunda kalacaktır.

Bu gelişmeler olurken Nikaragua’da eğitime devam eden ve 2506. Tugay adı verilmiş olan sözde muhalif karşı devrimci grup müdahale için hazırlanıyordu. 2506. Tugay 191 eski toprak sahibi, 149 eski sanayici, 194 Batista ordusu mensubu, 236 Batista bürokratı, 82 Şirket yöneticisi, 112 kumar baronu, 179 zengin çocuğu ve bir grup da paralı askerden oluşuyordu.

Yani Castro ve Che önderliğinde organik olarak gelişe halk devrimine karşı olarak yaratılmak istenen yeni devrim, kökleri çok derine dayanmayan ve halktan karşılık bulması çok zor bir hareketti. ABD ilk hatayı sosyolojiyi doğru okuyamayarak yaptı
17 Nisan 1961 gecesi başlatılan saldırıda ABD Deniz Kuvvetlerinin de desteği ile 2506. Tugay’ı taşıyan gemiler Domuzlar Körfezinde çıkarmaya başladığında halkın desteğini almış olan Küba hükümeti ordusu ile karşılaştılar.

İki gün süren savaş sonucunda, özellikle hava desteğinin olmaması ve beklentinin tam tersine halkın 2506. Tugay’a destek vermemesi sonucunda;hem planlamada hem de icrada yapılan stratejik hatalar sebebiyle Domuzlar Körfezi Müdahalesi tarihe ABD’nin başarızlığı olarak kara bir leke olarak geçti.

17 Nisan tarihine başlayan çıkartmada 1.297 kişi denizden, 177 kişi paraşütle olmak üzere toplam 1.474 2506 Tugay personeli Küba’ya karşı devrim için girmiş ve 2 günlük savaş neticesinde bunların 1.183 kişisi savaş esiri olarak Küba hükümetine teslim olmak zorunda kalmıştır.
Bahse konu esirler 20 aya yakın süren hapis hayatları sonrasında ABD ile Küba arasında yapılan anlaşma neticesinde Aralık 1962’de 53 milyon dolar değerinde ilaç, tıbbi malzeme ve bebek mamasına karşılık ABD’ye iade edilmişlerdir. ABD’nin Monroe Doktrini çervesinde Latin Amerika’da 57 civarında doğrudan veya dolaylı müdahale yapan ABD için Domuzlar Körfezi harekâtı hem başarısızlık olarak tarihe geçmiş hem de müteakip dönemde yaşanacak krizlere de kapı açmıştır

Ekim 1962’de ABD’ya ait T-2 casus uçağının Küba’da SSCB yapımı nükleeer başlık taşıyabilen orta menzil füzelerin yerleştirildiğini fotoğraflaması Domuzlar Körfezi Krizi sonrası sorunları derinleştiren diğer husus oldu

Daha önemlisi ve komiği bu krizin çözümünde de Türkiye merkez noktada yer aldı. 10.000 km ötedeki kriz ile Türkiye’nin ne alakası var demeyim. ABD Küba füze krizinin çözümü için İzmir/Çiğli’de bulunan 15 adet PGM-19 Jüpiter füzesinin sökülmesini kabul etmiş ve Ekim 1962’de Türkiye soğuk savaşın en büyük krizlerinden birinde çözüm ortağı olarak tarihte yerini almıştır.
Günümüze geldiğimizde; JF Kennedy’den daha az sevilen bir profil olan Trump, tam da bugün yani 19 Nisan 2026 tarihinde Domuzlar Körfezi Çıkartmasının 65. Yıl dönümünü yaşadığımız günlerde “ABD’yi ikinci bir Domuzlar Körfezi vakası olabilecek İran bataklığına mı soktu?” ve “Tarih tekerrür mü ediyor?” sorusu herkesin kafasına dönüp duruyor.
Her iki olayı da kıyasladığımızda temel hatanın; sosyolojik tahlil eksikliği sebebiyle yapılan stratejik hatanın taktiksel manevralarla çözülmeye çalışıldığı olduğu net bir şekilde görülmektedir. Her ikisinde de yerel halkın desteği olmadan ve karşı devrime inanmayan kitlelerin araç olarak kullanılmasının kritik hata olduğu tespiti sanırım yanlış olmayacaktır. Bir de buna Küba’ya yapılan SSCB yardımına karşılık, İran’a yapılan SSCB bakiyesi Rusya ile Çin’in yardımları eklenince tarihin tekerrür ettiğin gerçeceği yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor.
İran savaşının sonucunun, Küba karşı devrim girişimi gibi olup olmayacağını söylemek için erken olsa da şunu söylemekte fayda var; 1962 SSCB-ABD füze krizinin çözümünde dolaylı olarak olsa da kritik rol oynayan Türkiye’nin doğru adımları atması durumunda bu sefer de sorunun çözümünde direkt olarak kritik rol oynayabileceği yadsınamaz bir gerçektir.
Trump’ın İran’an sonra Küba’yı işaret ettiği gerçeği bir tarafta dururken, 65 yıl önce ABD’ye ağır bir tokat atarak kendine gelmesini sağlayan devrimci Küba’nın tarihi yeniden aynı şekilde yazmak iredesi de diğer tarafta durmaktadır.
Fakat tarih bu sefer nasıl yazılacak bilmek zor ama; JK Kennedy’nin başkanlığının 35. Ayında bir suiskaste kurban gittiği ve Trump’ın 17 ay içerisinde dünyayı hiçbir liderin yapamadığı kadar karıştırdığı düşünüldüğünde tarih bir daha tekerrür eder mi diye de sormamak elde değil….
Ne dersiniz tarih sizce de tekerrüden ibaret mi?


